Paşalı Abdullah 2. Bölüm

Konuşmacının asistanı olduğu anlaşılan genç masa üstüne koyduğu bond tipi çantayı açarak konuşmacının notlarını dikkatle tasnif ettikten sonra yavaşça önüne bıraktı, masaya gelen kapalı suyu açıp bardağa döktükten sonra konuşmacının hemen arkasında bulunan sandalyeye oturdu. Kızın tesettürden uzak, dekolteye varan giyimi, abartılı makyajı ve konuşmacı ile olan samimi tavırları bütün salonun dikkatinden kaçmamıştı, garipsemedi, dini reddeden bir anlayıştan ne beklenirdi ki.

Konuşmacı rastgele bakışlarla salonu süzdükten sonra başladı konuşmasına, dinsizliğin yani Deizm’in hak olduğu iddiasını kuvvetlendirmek adına evvela var olan dinin bozuk olduğunu kanıtlamalıydı, öyle de yaptı, kendince İslam’da gördüğü bazı çarpıklıkları anlatmaya başladı:

“Kardeşlerim Allah evreni yarattıktan sonra din namına bir nizam getirmemiştir, yaratıcı görevini kusursuz bir şekilde icra edip, kimin iyi, kimin kötü olduğunu görmek adına çekilmiştir, bizlere din diye aktarılan nizam insanların koyduğu kurallardan ibarettir, bu sebeptendir ki gördüğünüz üzere bozulmuştur.

İslam Allah’ın getirdiği bir nizam olmuş olsaydı haşa bozulur muydu? Görüyorsunuz ki İslam Âlimleri en küçük bir meselede dahi bir görüş birliğine varamıyorlar, birinin caiz dediğine, bir diğeri haram diyor, insanların kafalarını karıştırıyorlar, namaz gibi, hac gibi, oruç gibi gereksiz şeylerle insanları Allah’tan uzaklaştırıyorlar. “

Konuşmacı konuştukça Abdullah’ın sadrı (göğüs kafesi) daralıyor, gönül kuşu (kalbi) kafesine sığmıyor, kanat sesleri yükseldikçe heyecanı artıyordu, soğuk soğuk terlediğini hissetti. Kafasını istemsizce önüne eğip gözlerini kapadı, Musa as ile beraber Kızıl Irmağın kıyısındaydı, konuşmacı arkalarından gelen Firavun ’un yanında at sürüyordu, Musa as Abdullah’a baktığında sanki tüm vücudunu elektrik çarpmış gibi hissetti, konuşan kelimullahtı:

“Evladım marifet asada değil, Allah ile dopdolu olan bir gönüldedir, Firavunda, Musa da ölmedi, sen gönlündeki Musa’yı besle ki Firavunlara galip gelebilesin, unutma ki Allah’a inanıp güvenenlere zorluk yoktur”

Musa as bu sözlerinden sonra kayboluvermişti, şimdi Kızıldeniz’in kıyısında bir başına kalmıştı. Ordu iyice yaklaşmıştı ki sağ elini Kızıldeniz’e doğru kaldırdı deniz bütün heybetiyle ve büyük bir gürültüyle ikiye yarıldığı esnada “Buyur genç adam” sözüyle irkildi, gözlerini açtığında sağ eli havadaydı, konuşmacı kendisine söz vermişti, Kızıldeniz’in su sesleri hala kulağındaydı, kısa süre sessiz kalışı tüm dikkatleri üzerine çekmesine sebep olmuştu.

Can kuşu kafesini kırıp gökyüzüne doğru uçmaya başlarken, salondaki tüm katılımcıları Kızıldeniz’in karşısına geçirmekle yükümlü olduğunu hissetti,  Yunus Emre’nin “Bir ben vardır bende, benden içeri” sözü misali konuşan sanki kendi değil içindeki Abdullah’tı, salonu selamlayarak başladı konuşmasına:

“Rabbimizin dünyayı yaratıp haşa bir kenara çekildiğini söylüyorsunuz, Dini tümden reddedip bozulduğunu iddia ediyorsunuz!

Vicdanınızın çırpınışını görmüyor, ruhunuzun açlık çığlıklarınızı duymuyorsunuz. Bir zamanlar Allah’ı tümden reddedip Evrim Teorisi diye ortaya attığınız iddia gülünecek hale gelince, kendinize Ateist dediniz, lakin bir yaratıcının varlığını inkâr etmeyi ne yaparsanız yapın başaramadınız!

Şimdi kalkmış evet bir yaratıcı vardır ama evreni yaratmış ve ortaya bir nizam koymamıştır diyorsunuz, tek kıstasınızın iyi insan olmak olduğu, bu sistemde iyi kime göre iyi?

Ahlak kime ve neye göre belirlenecek?

Erdemli İnsan kimdir? Bu ölçüleri neye göre koyacaksınız?

Ben çaldıysam zenginin malındaki hakkımı aldım, hem bu parayı fakir çocuklara vereceğim diyen hırsız iyi midir sizce?

Dinin bozulduğunu söyleyen sizler daha kısa zaman önce televizyonlara çıkıp, horozdan da kurban olur, başörtüsü Kuranda yoktur gibi safsatalarla bizzat dinde tahribat yapmaya, bu Milletin aklını çelmeye çalışmadınız mı?

Şimdi kalkmış yıllarca planlı bir şekilde çalışıp bozamadığınız dinin tahrip olduğunu söylüyorsunuz ve geldiğimiz noktada kendinize deist diyorsunuz. Çanakkale’de Çelik gibi İmanına tosladığınız bu Millet ‘in sinesinden İmanını almadan galip gelemeyeceğinizi çok iyi biliyorsunuz.

Zevkinize, heva ve hevesinize göre yaşamak istediğinizden, ibadet etmek istemediğinizden, zinanın haramlığı gibi durumlarla uğraşmak istemediğinizden Allah bize karışmaz diyorsunuz!

Efendiler Allah kullarını asla başıboş bırakmaz ! Bu dünyayı da bir oyun eğlence olsun diye de yaratmamıştır, gönderdiği peygamberlerin hepsi hak, son kitabı sonsuza dek geçerlidir, şimdi tercih sizin, isterseniz belirli bir vakte kadar (eceliniz gelene dek) dilediğinizce yaşayın ama unutmayın muhakkak öleceksiniz!

Kalktı ve yürümeye başladı, o üzerine düşeni yapmıştı, Kızıldeniz ardına kadar açılmıştı önünde, Musa olmak ta, Firavun olmak ta serbestti, bu dünya tercihler dünyasıydı, karşılığını muhakkak göreceğiniz tercihlerin dünyası.

Ulu Cami’ye geri döndüğünde ne yapacağını bilmez bir haldeydi, içeriye girdiğinde ismini dahi bilmeyen adamı aradı gözleri, onu cami içerisindeki şadırvanda abdest alırken buldu, yanına varıp selam verdi su sesi eşliğinde konuşmaya başladılar:

 

 

−Efendim konferans bitti, başarılı oldum mu bilmiyorum ama benden sonra herkes salonu terk etti.

−Evlat sen vazifeyi icra ettin, kalpler Allah’ın elinde Rabbimiz oradaki kullarını muhafaza etmek istedi ve seni aracı kıldı yoksa bizim yapacağımız bir şey yok.

En ufak bir kibre dahi kapılmasının önü kapatılıyordu, abdestini alan adam elini gömleğinin cebine götürerek bir araba anahtarı çıkardı:

−Bu anahtar babanın arabasının anahtarı, araba arkadaki otoparkta, ailen seni merak etmiştir telefonun da arabanın içinde onları ara ve bilgi ver sen arabayla geri dönersin.

−Ama araba buraya nasıl geldi, bir saat içinde senin gidip arabayı alma imkânın da yok nasıl oldu bu iş diye sordu korku dolu bakışlarla.

−Evladım sen hiç Kuran okumuyor musun, Süleyman as ile Sebe Melikesi Belkıs arasında geçen hadiseyi hiç mi duymadın, Belkıs’ın tahtının göz açıp kapatıncaya kadar Yemen’den Kudüs’e getirildiğini bilmiyor musun?

Kuran okurdu hep, ama hiç tefsir okumamıştı, utancından hayır bile diyemedi. Abdest suları sakalından damlayan Adam Neml Suresi’nin şu ayetlerini okudu:

“Ey önderler! Onlar gelip teslim olmadan önce sizin hanginiz kraliçenin tahtını bana getirebilir? Cinlerden bir ifrit dedi ki: Ben, onu sana sen makamından kalkıncaya kadar getiririm. Bana güvenebilirsin, benim buna gerçekten gücüm yeter. O Kitap’tan bir bilgiye sahip olan kişi de: Ben onu sana gözünü açıp kapayıncaya kadar getiririm dedi ve getirdi. Süleyman tahtı, yanına kurulu görünce dedi ki: Bu beni denemek için rabbimin bir ikramıdır; şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü? Kim şükrederse faydasını görür. Nankörlük eden etsin. Rabbimin kimseye ihtiyacı yoktur, onun iyiliği boldur.” (Neml 27/38-40)

 

Elindeki anahtara bakarken ön saflara doğru yürüyen adam bir anda gözden kaybolmuştu, hala neler olduğunu anlayamamanın verdiği korku ile karışık şaşkınlık içindeydi, önce iki rekât şükür namazı kıldı sonra İzmit’e doğru yola koyuldu.

 

 

Post Created 18

Paşalı Abdullah 2. Bölüm” üzerine 4 görüş

  1. “Evladım marifet asada değil, Allah ile dopdolu olan bir gönüldedir, Firavunda, Musa da ölmedi, sen gönlündeki Musa’yı besle ki Firavunlara galip gelebilesin, unutma ki Allah’a inanıp güvenenlere zorluk yoktur”
    Elhamdülillah , kalemine yüreğine sağlık .

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Begin typing your search above and press enter to search. Press ESC to cancel.

Üste dön